Sabahın o gri, yarı uykulu saatleri. Şehrin henüz kendine gelemediği ama simitçilerin mesaiye başladığı vakitler. Sokaklar sessizdir ama bir ses vardır ki, o sessizliği yırtan bir ses.
“Sssiimmiiddiiyyeeeee… Taze çıktıııırrr… Çıtır gevreklerim vaaar!”
Bu ses alarmdan daha etkilidir. Özellikle de kahvaltıyı kaçıranlar için.
İşte o sabahlarda, aynı fırının önünde toplanan simitçiler vardı. Kimi uykusundan tam uyanamamış, kimi aceleyle gelmiş, kimi de “yıllarımızı verdik bu işe nasıl olsa satarım”, rahatlığında. Fırıncı Hasan Usta ise her zamanki gibi simitleri tepsilerle çıkarır, “satabileceğiniz kadar alın”, derdi.
Simitçilerin çoğu birbirine benzerdi. Üstleri başları biraz kirli, biraz dağınık… Ellerinde eski kararmış tepsiler… “Aman satılsın da nasıl satılırsa satılsın”, kafasındaydılar. İçlerinde biri vardı ki diğerlerinden biraz farklıydı. Adı, İsmail’di.
Henüz bıyıkları terlememişti. Okuldan arta kalan vakitlerde simit satıyor, kazandığını da evine katkı yapıyordu. İlk başlarda herkes gibi o da fırının önünde simit çıkmasını beklerdi. Abilerine bakarak içinden “böyle simit mi satılır”, derdi. Bir süre sonra onlara bakan birisi rahatlıkla “Diğerleri alelade bir simitçi iken İsmail’in üstünde tertemiz jilet gibi ütülenmiş bir beyaz önlük. Ellerinde eldiven. Tepsinin üstünde de kardan beyaz ince bir bez örtü”, diyebilirdi.
Diğer simitçilerden Mustafa, İsmail’e bakıp:
– “Ula İsmail, simit mi satıyon, ameliyata mı giriyon?”
+ “İkisi de hijyen ister abi”
– “Biz yıllardır satıyoruz, kimse simitten ölmedi oğlum!”
İsmail sadece tebessüm etti. İlk zamanlar İsmail temkinliydi. Çok az simit alıp çıkıyordu.
Bir müşteri yaklaştı:
– “Evladım, simidin yanında peynirin var mı?”
+ “Yok abla ama yarın getiririm.”
Kadın biraz şaşırdı. Genelde “yok” deyip geçilirdi. “Simit satmak için geçiştirdi herhalde”, diye aklından geçirdi.
Ertesi gün İsmail’in tepsisinde simidin yanında peynir de vardı.
Aynı kadın tepsinin içindekileri görünce tebessümle birlikte şaşkındı da:
– “Sen getirdin mi gerçekten?”
+ “Siz istemiştiniz.”
Kadın iki simit yerine dört simit aldı. Biraz da peynir.
Sonra başka biri geldi:
– “Çay var mı?”
+ “Yarın olur abi.”
Bir başkası:
– “Poğaça yok mu?”
+ “Yarın olur.”
İsmail her “yok” denileni, “yarın olur” şeklinde çeviriyordu.
Bir hafta geçmeden İsmail’in tepsisi küçük bir kahvaltı büfesine dönmüştü. Simit, kaşar, zeytin, termosla sıcak çay bile getiriyordu artık.
Mustafa yine dayanamadı:
– “Ula sen yakında menemen de yaparsın!”
+ “Aslında olabilir…”
Günler geçtikçe ilginç bir tablo oluşmaya başladı.
Diğer simitçiler hâlâ akşama kadar “Sssiimmiiddiiyyeee!” diye bağırırken, İsmail’in müşterileri onu arıyordu.
– “İsmail neredesin?”
– “İsmail bugün geç mi kalacaksın?”
Artık İsmail bağırmıyordu bile. Müşterileri onu buluyordu.
Bir sabah Hasan Usta fırının önünde hesap yaparken fark etti:
“İsmail yine erkenden bitirmişti simitleri.”
Gerçekten de öyleydi. Diğerleri öğlene kadar yarısını zor satarken, İsmail birkaç saat içinde tepsiyi boşaltıyordu.
Mustafa sinirlenerek yanına gidip sordu:
– “Ula İsmail, sen bu işi nasıl yapıyorsun?”
+ “İnsanlar ne istiyorsa onu veriyorum abi.”
– “Eee biz de veriyoruz!”
+ “Yok abi… Siz simit veriyorsunuz. Ben hizmet veriyorum.”
Mustafa o an bir şey anlamadı ama içinde bir huzursuzluk oluştu.
Bu hayatta her zaman ihtiyaç gören tercih edilir.
Hasan Usta bir süre sustu. Sonra diğerlerine döndü: “Bakın oğlum… Hepiniz aynı fırından alıyorsunuz. Aynı simit ama sonuç farklı. Bir düşünün bakalım neden?” Kimse cevap vermedi. İsmail de konuşmadı ama cevap ortadaydı aslında.
Aradan aylar geçti. İsmail artık sadece simitçi değildi. Küçük bir arabası vardı. Üzerinde şöyle yazıyordu: “İsmail’in Kahvaltı Noktası”. Müşterileri artık daha fazlaydı. Ofis çalışanları, öğrenciler, hatta sabah yürüyüşüne çıkanlar. Artık İsmail müşteri aramıyor. Müşteriler İsmail’in yanına geliyordu.
Hayat, böyle küçük tepsilerde büyük dersler sunar.
Aynı işi yapmak, aynı sonuca ulaştırmaz. İşi nasıl yaptığın, ne kadar sahiplendiğin seni farklı kılar. Önemli olan karşındakini ne kadar anlayıp ihtiyacını ne kadar gördüğündür. Kimi sadece satar, kimi ise değer üretir. Kimi günü kurtarır, kimi ise geleceğini kurar.
Ve belki de asıl soru şudur:
Sen yaptığın işte sadece “simit mi satıyorsun” yoksa gerçekten bir ihtiyaç mı görüyorsun?
10 Responses
İnsanların kafasındaki bir çok sorunun cevapları var yazıda.
Faydaya odaklanmak, ihtiyaç gidermek, karakter katmak ne kadar değerli bir durum. Seni diğerlerinden daha farklı yapan bir üste çıkartan şeyler.
Yarınlar umuttur, umudumuzu yeşertelim yeni iş fikirleri ile yarınlarımızı yeşertelim o zaman….
Sıradan bir işi bile farklı bir bakış açısıyla yapmanın nasıl büyük fark yarattığını anlatıyor. İsmail’in başarısı, sadece ürün satmak yerine insanların ihtiyaçlarını anlayıp çözüm sunmasından geliyor. Hikâye, “ne yaptığından” çok “nasıl yaptığının” önemli olduğunu vurguluyor. Kısacası, değer üreten her zaman tercih edilir.
İhtiyaç görüyorsan pazarlamaya da ihtiyacın kalmıyor. Müşteri seni buluyor. Pazarlamanı da o yapıyor.
Simit, tulum peyniri ve çay..
Mükemmel bir kahvaltı
Ne iş yaparsan yap mesele ne kadar ihtiyaç görebildiğin. İhtiyaç görenlerden olabilme umuduyla
Bu bilgileri aslında ticaretin her türlüsüne uyarlayabiliriz 🙂 teşekkür ediyoruz..
Kimi insanlar yaptığı işi meslek olarak görür, kimi insanlar ise o işi insanların hayatını kolaylaştıran bir hizmete dönüştürür. Uzun vadede kazananlar da genellikle ikinci gruptur. Çünkü onlar müşteri değil, güven ve sadakat kazanırlar. Ve bir noktadan sonra onlar müşteri aramaz; müşteriler onları arar.
Ticarettin sırrı, insanların ihtiyacını görmekten geçiyor, ihtiyacı görünce rekabet edilemez hale geliyorsun…
Harika bir ‘fark yaratma’ hikayesi! Çoğu zaman işimizi büyütmek için çok büyük sermayelere ihtiyacımız olduğunu düşünürüz. Oysa ihtiyacımız olan tek şey; işimize duyduğumuz saygı (o jilet gibi ütülü önlük) ve müşteriyi gerçekten dinlemektir. Sektörünüz ne olursa olsun, günün sonunda kazanan her zaman ‘yok’ demek yerine çözüm üreten ‘İsmail’ler’ olacaktır.”