O dönemler bizim kasabanın en işlek caddesinde iki terzi dükkânı vardı. Biri vitrini sürekli ışıl ışıl parlayan, kapısında yüksek sesle reklam yapan Nihat Usta’ya aitti. Diğeri ise daha mütevazı görünen, tabelası bile alelade olan Hasan Efendi’nin dükkânıydı.

Nihat Usta hızlı yükselmişti. Sosyal çevresi genişti, müşterilerine sürekli kendi başarısından bahsederdi. “Bu şehirde benim diktiğim takım elbisenin kalitesine yaklaşan yok,” derdi. Çıraklarına bile müşterilerin yanında yüksek sesle talimat verir, her işi gösterişe dönüştürürdü.

Nihat Usta’nın asıl ihtiyacı para değil, alkıştı. Müşterileri de dükkandan çıkarken Nihat Usta’yı övmek zorunda hissederdi.

Hasan Efendi ise sabah erkenden dükkânını açar, sessizce işine koyulurdu. Gelen müşteriyi dikkatle dinler, ölçü alırken acele etmezdi. Kumaşı keserken bile sanki görünmeyen bir emaneti koruyormuş gibi özenli davranırdı.

Çıraklarından biri bir gün dayanamadı. “Usta senin işin daha temiz. Ama herkes Nihat Usta’yı konuşuyor. Sen neden kendini göstermiyorsun?” dedi.

Hasan Efendi gülümsedi. “Evlat insan yaptığı işi büyüttükçe kendisi küçülür. Kendini büyüttükçe ise yaptığı iş küçülmeye başlar.” dedi. Çırak bu sözü tam anlayamadı. Aradan aylar geçti.

Nihat Usta’nın işleri daha da büyüdü. Yeni makineler aldı, dükkânını genişletti, her yere kendi adını yazdırdı. Fakat büyüdükçe sabrı azaldı. Kumaşların kalitesi düşmeye başladı. İşleri hızlandırmak için ince detayları atladı. Çünkü artık onun için önemli olan müşterinin memnuniyeti değil, daha fazla görünmekti.

Bir gün şehrin tanınmış tüccarlarından biri özel bir takım elbise diktirmek için dükkânına geldi. Nihat Usta büyük bir özgüvenle işi aldı. Fakat teslim günü geldiğinde takım elbisenin dikişlerinde kaymalar vardı. Kumaşın bazı yerleri potluk yapıyordu. Tüccar sinirlendi. “Bu kadar övdüğün işin sonucu bu mu?” dedi.

Kendini övmek iticidir.

Nihat Usta ilk kez sessiz kaldı. Çünkü uzun zamandır işine değil, kendine yatırım yapıyordu. O olaydan sonra şehirde insanlar yavaş yavaş Hasan Efendi’nin dükkânına gitmeye başladı. Çünkü onun yaptığı iş bağırmıyordu ama yıllarca dayanıyordu.

Bir gün aynı tüccar Hasan Efendi’nin dükkânına geldi. Ölçü alınırken Hasan Efendi tek kelime bile kendini öven bir şey söylemedi. Sadece dikkatle dinledi. Teslim günü geldiğinde tüccar aynanın karşısında uzun süre sessiz kaldı. Elbise tam oturmuştu. En küçük ayrıntıda bile özen hissediliyordu. “Bunu nasıl başardın?” diye sordu.

Hasan Efendi sakince cevap verdi: “Ben elbiseyi üzerime alkış toplamak için değil, seni mahcup etmemek için diktim.”

Tüccar o gün dükkândan çıkarken yanında sadece bir elbise götürmedi; unutulmuş bir hakikati de yanında taşıdı. Çünkü bazı insanlar başarıyı kendilerini büyütmek için kullanır. Bazıları ise yaptıkları işi insanlara faydalı hale getirmek için… İşte kalıcı olan da budur.

Bir iş büyüdükçe insanın egosu da büyüyorsa, gerçekten ilerleyen şey iş midir; yoksa sadece insanın kendini beğenmişliği midir?

Ticarette övülecek iş yapıp kendini geri çekmek, sadece bir tevazu değil, işin ömrünü uzatan temel bir kuraldır. Şiddet ve şımarıklıkla, yani sadece övgü ve hızlı sonuç almak için yapılan hamleler yükselişi hızlandırsa da başarıyı kısa ömürlü kılar. Aksine, adaletle ve sindire sindire ilerlemek, işin kök salmasını ve uzun süreli olmasını sağlar.

Eğer kişi kendi egosunun mutlak esiri sanıp ilahlaşırsa, büyük hedeflere ulaşmak için gereken o derin detayları fark edemez hale gelir. Gerçek başarı, bencilliği bırakıp “başkasına nasıl fayda sağlarım” diyenlerin, yani kendinden daha büyük meseleleri olanların kapısını çalar.

Takdir beklentisini bırakıp işin kalitesine odaklanmak ticari beklentiyi kalıcı kılar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading spinner