Kapalıçarşı’nın ara sokaklarının birinde, daracık taş dükkânların arasında eski bir aktar vardı. Dükkânın sahibi olan Hasan Usta, kırlaşmış sakalı, sakin konuşması ve ağır hareketleriyle tanınırdı. İnsanlar onun yalnızca sattığı baharat için değil, verdiği güven için de dükkânına uğrardı.
Karşı dükkânda ise genç bir tüccar vardı, adı Murat’tı. Daha birkaç yıl önce küçük bir tezgâhla başladığı işe şimdi büyük hayaller sığdırıyordu. Sürekli daha fazla kazanmanın, daha hızlı büyümenin yollarını arıyordu. Sosyal medyada gördüğü gösterişli hayatlar onu acele ettiriyor, her gün kendi kendine:
“Ben neden hâlâ istediğim yerde değilim?” diye söyleniyordu.
Bir sabah Hasan Usta dükkânın önünü süpürürken Murat telaşla yanına geldi.
– “Usta sen yıllardır bu çarşıdasın. Söyle bana… İnsan nasıl hızlı büyür? Ben artık beklemek istemiyorum.” dedi.
Hasan Usta elindeki süpürgeyi yavaşça duvara yasladı. Sonra karşıdaki küçük çınar ağacını gösterdi.
– “Şu ağacı görüyor musun?”
Murat şaşkınlıkla başını salladı.
– “Görüyorum ama bunun benim sorumla ne ilgisi var?”
Hasan Usta gülümsedi.
– “Bu ağacı yıllar önce buraya diktiler. İlk zamanlar kimse dönüp bakmazdı bile. Ne gölge verirdi ne meyve… Ama kökü toprağın altında sessizce büyüyordu. İnsanlar hiçbir şey olmuyor sanıyordu.”
Murat sabırsızca:
– “Eee sonra?”
– “Sonra yıllar geçti. Şimdi herkes onun gölgesinde dinleniyor. Çünkü o, büyümek için acele etmedi.” dedi Hasan Usta.
Murat bu sözleri duydu ama içinde hâlâ başka bir ses vardı. O ses ona daha hızlı olması gerektiğini söylüyordu.
Aradan birkaç ay geçti. Murat büyük risklere girdi. Ucuza mal alıp pahalıya satmaya çalıştı. İnsanlara olduğundan büyük görünmek için borçla lüks bir araba bile aldı. Çarşıda dikkat çekmeye başlamıştı ama geceleri dükkânı kapattığında içindeki huzursuzluk daha da büyüyordu.
Bir gün işler ters gitmeye başladı. Aceleyle yaptığı anlaşmalar bozuldu. Güvendiği insanlar ortadan kayboldu. Borçlar kapıya dayandı. En kötüsü de, müşteriler artık ona eskisi gibi güvenmiyordu. Çünkü ticarette insanlar önce mala değil, insana inanırdı.
Bir akşam dükkânını erkenden kapatıp sessizce Hasan Usta’nın yanına oturdu. Başını önüne eğmişti.
– “Ben galiba kaybettim usta…” dedi.
Hasan Usta çaydan iki bardak doldurdu. Birini Murat’a uzattı.
– “Hayır,” dedi sakin bir sesle. “Sen sadece sonucu büyütmeye çalışırken sebebi ihmal ettin.”
Murat başını kaldırdı.
– “Ne demek bu?”
– “Bak evlat,” dedi Hasan Usta, “bir bina en tepeden başlanarak yapılmaz. Temel sağlam değilse en gösterişli kat bile çöker. Ticarette de böyledir. İnsan önce kendini büyütür. Sabrını, ahlâkını,güvenini büyütür. Sonuç dediğin şey, bunların ardından gelir.”
Dışarıda yağmur başlamıştı. Çarşının taş yolları ıslanırken Murat sessizce Hasan Usta’yı dinliyordu.
– “İnsanlar hep meyveyi koparmaya çalışıyor,” dedi Hasan Usta. “Ama kimse toprağı işlemeye sabretmiyor. Oysa toprağa verilen emek görünmez. Fakat ağacı ayakta tutan şey de odur.”
Murat o gece ilk kez hızlı kazanmanın değil, kalıcı kalmanın zor olduğunu anladı.
Ertesi sabah dükkânını yeniden açtı. Bu kez daha sakin, daha dikkatliydi. Kısa yoldan büyümeyi değil, sağlam adımlarla ilerlemeyi seçti. Çünkü artık biliyordu: Sebep güçlü olursa, sonuç zaten er ya da geç gelecekti.
Peki bugün biz, hayatımızda sadece sonucu mu istiyoruz? Yoksa o sonucu doğuracak sağlam sebepleri mi inşa ediyoruz?
Sebep, sonuçtan daima büyüktür.
Ticarette zirveye tek hamlede sıçramaya çalışmak, tutunacak yeri olmayan düz bir duvara tırmanmaya benzer. Bu kör hırs bizi sadece yorar. Günün sonunda başkalarının onayına muhtaç bir dilenciye dönüştürür.
Asıl ustalık; meyveyi bir an önce dalından koparmaya değildir. O ağacı besleyen toprağı işlemektir. Her gün “dünden bir adım daha iyi” olmanızı sağlayacak o sarsılmaz basamakları inşa etmemiz gerekiyor.
İnsan sadece “sonuç” istemek yerine, sebepleri oluşturduğunda başarı kaçınılmaz ve kalıcı bir gerçeğe dönüşecektir.