Güneş, devasa beton binaların kirli ve bulanık camlarında kayboluyordu. Güneşin dili olsa, “Ben doğdum ama doğmasam da olurdu sanki” diye konuşabilirdi. Cadde ise klasik korna senfonileri, motor sesleri ve bir de arada “Çek ulan sağa!” diye bağıran birileriyle dolu olurdu. Mehmet, sabahları kendini bir mehter takımının arasında ilerler gibi hissederdi. Sakin karakterli bir insan olduğu için trafikte kimseyle yüz göz olmazdı.
Genelde insanları incelerdi. Onları bu hâle sokan durumlar neydi? Hep bu sorunun cevabını merak ederdi. Algısının ana konusu hep insan ve insanın istekleriydi. Araç satarken de hiçbir zaman “Arabayı nasıl satarım?” diye düşünmezdi. Onun tek bir sorusu vardı: “Bu insanın gerçekten nasıl bir arabaya ihtiyacı var?”
İşi bilene, işin kurdu olana, arabadan anlayana araba satmakta problem yoktu. Önemli olan, ne istediğini bilmeyen ve bu konuda tecrübesi olmayanlara araba satmaktı. Bu tarz müşteriler kimileri için tam bir çantada keklikti.
Kötü araba, güzel kazanç… Mehmet ise bu tavrı hiç sevmezdi.

Bir gün içeri bir müşteri girdi. Üzerinde, ilk arabasını alacak olmanın heyecanı vardı. İnternetten araştırmış, videolar izlemiş, yorumlar okumuş, enişteye sormuştu.
Karar hemen hemen verilmişti. Daha konuşmaya başlar başlamaz aklındaki arabayı söyledi. “Ben o arabayı istiyorum”, dedi net bir şekilde.
Galerici Mehmet gülümseyerek, “Peki”, dedi.
Şu anda müşteri hazırdı. Diğer galericiler gibi anahtarı alıp aracı gösterebilirdi. Hatta biraz övgü, biraz indirimle satışı dakikalar içinde kapatabilirdi ama öyle yapmadı. Sakin bir şekilde sandalyeyi gösterdi, “Araba kaçmıyor. Vaktin varsa biraz oturun, konuşalım.”
Sonra başladı sormaya…
“Ailen kaç kişi?”
“Şehir içi mi, şehir dışı mı kullanacaksın?”
“Uzun yol var mı?”
“Bagaj mı lazım, yoksa ‘zaten poşetle geziyoruz, ne bagajı abi’ mi dersin?”
“Yılda kaç kilometre yaparsın?”
“Yakıt ortalamasını görünce ağlar mısın, yoksa ‘yapıştır gitsin’ mi dersin?”
“Bütçen ne kadar?”
Müşteri önce şaşırdı. Sonra galericinin samimiyetine binaen anlatmaya başladı. Anlattıkça anlattı, anlattıkça anlattı. İşini, ailesini, hafta sonlarını, tatillerini en kapsamlı şekilde anlattı. Dakikalar geçtikçe aslında bir araba değil, bir hayat hikâyesi anlatıyordu.
Galerici dikkatle dinledi. Notlar aldı. Arada sadece kısa sorular sordu. Sonunda başını kaldırdı ve çok net konuştu: “İstediğiniz araç bende var. İsterseniz hemen göstereyim ama dürüst olayım, o söylediğiniz araç sizin işinizi görmez. Eve gittiğinizde eşinle sorun yaşayabilirsin.”
O an ortamda kısa bir sessizlik oldu. Gülüştüler. Müşteri, ilk defa bir satıcının kendi ürününü satmamaya çalıştığını görüyordu.
Galerici devam etti: “Sizin kullanımınıza göre o araç size uygun değil. Uzun yolda sizi yorar. Bagaj desen bavul kadar. Yakıt desen su gibi içiyor. Görüntüsü güzel diye ilk başta mutlu olursunuz ama birkaç ay sonra pişman olursunuz.” Sonra başka bir aracı işaret etti. “Size uygun olan bu. Daha geniş, daha ekonomik, daha dayanıklı. Sizin hayatınıza uyacak olan bu”, dedi.
Müşteri düşündü. İçinde bir çatışma vardı. Aklı başka, duyguları başka diyordu. Bu adamın söylediği her şey mantıklıydı. Zorlamıyordu. İkna etmeye çalışmıyordu. Sadece doğruyu anlatıyordu ve kendisinin mantıklı olanı seçmesini istiyordu. Zorlama yoktu, araba satmaya çalışmak yoktu.
Sonunda müşteri karar verdi. Aklındaki arabayı değil, kendine uygun olanı; Mehmet’in önerdiği arabayı almaya karar verdi ve aldı.

Aylar geçti. O müşteri, arabasını kullandıkça her gün aynı şeyi düşündü: “İyi ki o gün beni durdurmuş.” Aracıyla uzun yola çıktı, rahat etti. Ailesiyle seyahat etti, memnun kaldı. Araba, yakıtı yakmak yerine resmen kokluyordu, buna şaşırdı.
Uzun bir süre bindikten sonra bir gün arabasını satmaya karar verdi. Hiç düşünmedi. Direkt o galerinin yolunu tuttu. Çünkü artık biliyordu. Orada kendisine araba satılmaktan ziyade, kendisinin bile bilmediği ihtiyacı görülecekti. Orada kendisine doğru olan söylenecekti.
Sonra arkadaşları sordu: “Nereden aldın bu arabayı?” Anlattı. Ailesi sordu: “Güvenilir bir yer var mı?” Yönlendirdi. Bir kişi iki oldu. İki kişi beş oldu. Beş kişi onlar oldu. Galerici reklam vermiyordu. Afiş asmıyordu. Sosyal medyada kampanya yapmıyordu. Çünkü onun müşterileri zaten onun reklamını yapıyordu.
İşte ticaretin en sade ama en güçlü gerçeği burada gizliydi.
Eğer sen her satışta “Ben kazanayım da çorba kaynasın.” dersen, sürekli yeni müşteri aramak zorunda kalırsın. Fakat bir insanın gerçekten ihtiyacını görürsen, o sana sadece para değil; güven ve yeni müşteriler de bırakır.
Güven, bir kere kazanıldığında sana yıllarca müşteri kazandırır. Dükkânının nerede olduğu önemli olmaz. Tabelanın büyük ya da küçük olması fark etmez. Reklamın olup olmaması bile önemsizleşir. Çünkü insanlar artık seni değil, senin ihtiyaç görmeni arar ve en sonunda iş şu noktaya gelir:
Sen müşteri aramazsın. Müşteriler seni arar.
İnsan, kendine şu soruyu sormalı: Sen gerçekten satış mı yapıyorsun, yoksa insanların ihtiyaçlarını mı görüyorsun?
14 Responses
Bazı insanlar mal satar, bazı insanlar güven kazanır. Bu yazı, ticaretin sadece alım satımdan ibaret olmadığını; insanı anlamanın, ihtiyacı doğru tespit etmenin ve vicdanla çalışmanın uzun vadede en büyük sermaye olduğunu hatırlatıyor. Sade dili, sıcak anlatımı ve içten mesajıyla okuyucuyu kendi hayatından izler bulmaya davet eden güzel bir hikâye olmuş. Emeğin ve dürüstlüğün izlerini taşıyan bu tür yazıların çoğalması dileğiyle
İnsanların ihtiyaçlarını gerçekten anlamaya ve onlara fayda sağlamaya odaklanan bir yaklaşımın, kısa vadeli satış hedeflerinden daha değerli olduğunu anlatıyor. Mehmet’in dürüstlüğü ve müşterisinin yararını ön planda tutması sayesinde güven kazandığı, bu güvenin de zamanla sadık müşteriler ve güçlü bir itibar olarak geri döndüğü vurgulanıyor. Kısacası, kalıcı başarının temelinde güven ve samimi hizmet anlayışı olduğu anlatılmak isteniyor.
Doğru bir iletişim kurmuş sen boyutunda davranarak ihtiyaç görmüş.
İhtiyaç görenin ihtiyacı giderilir.
Nerde böyle satıcı…. Bize kazıklayanlar denk geliyor..
Ticarette seni kalıcı yapan en önemli detay insanın ihtiyacını görmekten geçiyor. İhtiyaç görmeyince insanlar o kişiye neden tercih etsin ki…
Ticarette bazen doğru soruyu bulmakta zorlanır insan oysaki “Bu ürünü nasıl satarım?” yerine, “Bu insanın problemini en doğru şekilde nasıl çözerim?” sorusu tamda yerinde bir soru olacaktır.
”Okurken hem keyif aldım hem de üzerine uzun uzun düşündüm. Hikayedeki o ‘Araba kaçmıyor, vaktin varsa biraz oturun konuşalım’ detayı o kadar kıymetli ki… Günümüzde herkes bir şeyler satmak için o kadar acele ediyor ki, karşısındakinin gerçekte neye ihtiyacı olduğunu dinlemeyi unutuyor. Mehmet gibi dürüst ve işinin ehli insanların çoğalması dileğiyle, çok akıcı ve ders niteliğinde bir yazı olmuş. Paylaşım için teşekkürler!”
İhtiyaç gideren olmak ticaretin ilk mottosu olmalı. Buradaki yazı da tam olarak bunu anlatmış.
İnsanların gerçekten neye ihtiyacı olduğunu görenler, sadece bir satış yapmaz; güven kazanır. Güven ise en güçlü reklamdır. Kısa vadeli kazançlar unutulur, fakat samimiyet ve dürüstlük yıllarca hatırlanır. Çünkü insanlar kendilerine bir şey satılmasını değil, doğru yönlendirilmeyi ister. Gerçek başarı, müşterinin cebine değil hayatına değer katabilmektir.
Enişte detayına güldüm 🙂
Keyifle okudum devamında , isteklerimizi faydaya koyduğumuzda kazanamayacağımız masa yok
Ticaretini yaparken sınavı kazanmak
Bizden istenen buydu.
Ellerine sağlık çok güzel anlatmışsın
Ticaret çok kişinin söylediği ama çok çok az kişinin yaptığı şey. Karşıdakinin ihtiyacına göre yönlendirmek…bunu yapanlar güven kazanır. Söylediğini ispatlamış olur.
Güven istenmez kazanılır.
Ticareti para kazanmak için değil, karşıdakinin ihtiyacı karşılamak amacıyla yapmış. Güven verdiği için de müşterileri kendi reklamını yapmış. Böyle satıcılar çok az günümüzde, kıymetini bilip, eşe dosta tavsiye etmek gerekir.
Algıyı manipüle eden değil, müşterinin ihtiyacını doğru algılayan iyi bir satışçıdır.